PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Noir*(Yeraltı Edebiyatı) - günceler...



centaur
20.February.2018, 16:17
Yakın bir zamana kadar kıyısından köşesinden içinde olduğum Kısa Türk Öykücülüğü ve/veya Yeraltı Edebiyatı alanında yayıncılık yapan ulusal fanzin ve dergilerde yazıyordum. Raci Abinin gazına gelip (tamamen rastlantı eseri tetiklenerek) bir yazımı sizlerle paylaşmak istedim..

CELİL
20.February.2018, 16:37
Merhaba İlker ben bu keyifli yönünü biliyorum ve gerçekten takdir ediyorum 10 parmağın 10 marifet bir adamsın başarılarının devamını diliyorum 8)

Raci06
20.February.2018, 16:54
Yakın bir zamana kadar kıyısından köşesinden içinde olduğum Kısa Türk Öykücülüğü ve/veya Yeraltı Edebiyatı alanında yayıncılık yapan ulusal fanzin ve dergilerde yazıyordum. Raci Abinin gazına gelip (tamamen rastlantı eseri tetiklenerek) bir yazımı sizlerle paylaşmak istedim..

İlker Üstad , az buçuk bu tetiklenmede katkım olduğunu görünce çok mutlu oldum (bu gazla 20 şiir daha yazarım :)). Hemen okumak istiyorum.. Ancak ne yaptımsa bu sayfaları büyütemiyorum. Bulanık çizgiler halinde görülüyor yazılar. Bende mi sorun acep ? Tapatalktan denedim oradanda göremedim sayfaları .. Nerden nasıl okuruz bu yazıları ?
selamlar.

newmoon06tr
20.February.2018, 17:26
İlker ellerine sağlık, tebrik ederim. Fakat, Raci nin de bahsettiği gibi ben de okuyamadım. foto olarak indirmek gerekiyor belkide?

mersinorhan
20.February.2018, 17:47
Ilker abi benim de şiir denebilecek yazilarim var. Gönderdigin fanzin tarzindaki dergilere ben de göndermek isterim. Isimlerini paylasirsan ya da iletişim adreslerini çok memnun olurum.

SM-J330F cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

mersinorhan
20.February.2018, 17:48
Bu arada başarilarin da devamını dilerim abi. Teskilatta edebi bir yanında bulunması beni iyice heyecanlandırıyor :)

SM-J330F cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Mehmet A.
20.February.2018, 17:50
Ankara tamamen burda abi okuyamıyoruz [emoji122][emoji122][emoji122][emoji106][emoji106][emoji869][emoji869]

Mehmet A.

alibaba07
20.February.2018, 18:17
İlker ben de okuyamadım.

Bahadır
20.February.2018, 20:57
Abi ne yazıkki ben de okuyamadım :)

centaur
20.February.2018, 21:54
Ne yaptıysam ben de büyütemedim .. Lakin başka bir yazı paylaşıyorum şimdilik :

KUZUTHUNDER



‘’Sonucun değişmesi için yapılan her eylem onun değişmemesini sağlayan bir etkendir.Çünkü kader şeridi sabittir.’’


- Günaydın Uğur.
- Günaydın Başefendi.
- Nasılsın evlat?
- Kendi bokumda bir dünya kurdum ve orada yaşıyorum!

Raça, Gılgar… Işıkları hiç sönmeyen bu müessesede bile çocukluğumdan beri beni korkutmaktan vazgeçmeyen uyku efendileri. Babaannemin divanının altına saklanabildiğim yıllarda kuzenlerime korkutmak için yarattığım iki dehşet verici yaratık.Kabus-u Azamlar! Korkunç rüyalarla dolu bir geceden kalan terden sırılsıklam olmuş bir çarşaf ve teke gibi kokan bir yastık. Gılgar’ın yüzünü hatırlıyorum! Öldürdüğüm o palyaçonun kafasını eline almış bana getiriyor! Kaçıyorum durmadan, aklım acıyor,kurtulamıyorum. İşte bu benim arınmam…

- Herkes buraya yemek istediği yemeklerden üç tanesini yazsın çocuklaaaaar!
Herkes bir ağzından(Ben hariç) :
- Anlaşıldı Başefendiii!

Onsekiz yaşın sancılı,haplı kafası… 1999 ‘un yılbaşısı;Perşembe…
Kimsenin bizi anlamadığının farkına vardığımız ilk gündü. Geçidin oradaki köprünün altında, yağan karı meze yaparak kör-kütük içtiğimizi hatırlıyorum. Gürcan cebinden bir kağıt içerisinde iki Ferrari çıkardı. Matrix ‘i yeni izlemiştik ve makinelerin hükmettiği o sonsuz tarlalardan kurtulmak için ,özgür olmak ve Zion’a gitmek için o haplara ihtiyacımız vardı…
Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama hala gündüzdü ve kendimizi çarşıda,vızır vızır akan trafiğin arasında dans ederken bulduk. Köşede bir Noel Baba ve Palyaço küçük çocukları eğlendiriyordu. Gürcan hızla onlara doğru koştu. O ölen babaannesini geri isteyecekti ben de mümkünse ren geyiklerinden birini… Etrafları çok kalabalıktı,çocukları yara yara ,balonların arasından ilerledik. Noel Babaya ulaşamıyorduk. Gürcan palyaçonun omzuna dokundu ağlayarak ‘’Babaannem geri gelecek mi?’’ dedi tüm yalnızlığı ve samimiyeti ile. Palyaço onu ittirdi…

- Hadi Uğur bi ‘tek sen kaldın yazsana evladım!
- Neyi yazayım?
- Yahu dedim ya cezaevi yönetimi yılbaşı için yemek istediğiniz üç yemeği yazmanızı istedi.
- Tamam Başefendi,ver kağıdı.

Bundan tam 17 yıl önce arkadaşımın kristalleşen gözyaşlarından birini kapıp o palyaçoyu öldürdüm! Bedeni büyük ama kalbi en az etrafındakiler kadar minik ve sadece babaannesini geri isteyen bir çocuğu yerle bir etmişti çünkü. İlk hamlemde yere düştü. Yalvardı gözleriyle tıpkı Gürcan’ın babaannesini sorarken yalvardığı gibi! Ama acımadım. Vicdanımı , yalancı bedenimi orada bıraktım,matrixten çıktım!

Burada iki kişiyi daha öldürdüm. Sekiz yıllığına geldiğim yolcuğun onyedinci yılında anlıyorum ki hiç pişman olmadım. Onca gaspçı, örgütçü, tecavüzcü , uyuşturucu satıcısı,çocuk tacizcisi arasında benimkisi sadece ruhsuz,güldürmeyen bir palyaço! Hakim beni ‘’kasten adam öldürmekten ‘’ yargıladı. Oysa o adam değildi. Sadece bizleri ve bizim gibi olacakları anlayamayan, duyguları olmayan ve bu dünyanın oksijen içeren atmosferini saldığı zehirli nefretle delen bir et bedendi.Etini ruhundan ayırdım,arınmasını sağladım…
- Uğur bu ne evlat? Kuzu Tuuuu-hun-der ? Kuzutandır mı bu?
-Hayır Başefendi! Kuzuthunder!
-Evladım düzgün yazaydın ya!Müdür diyecek ki bu ne böyle,dalga mı geçiyorlar?
-Desin Başefendi! O duygusuzun da a.... koyayım!Hayır,dalga geçmiyorum, KuzuThunder istiyorum. Kuzum yıldırımda pişirilsin istiyorum. Siz bana ne yemek istediğimi sordunuz. Benim isteğim bu! Burada ve dışarıda benden hep imkansızı istediniz,olmadığım biri gibi yaşamamı, kendim gibi olmamamı istediniz.Şimdi sıra bende! KuzuThunder istiyorum a..... koyayım! Var mı itirazınız???
Beni senelerdir sakin görmeye alışmış Başefendi korkusunu oynadığı alyansına gizleyerek:
-Tamam Uğur,ben aynen böyle iletirim.
-İlet! Belki böylelikle Zion’a gidebilirim!

centaur
20.February.2018, 21:59
**ÇÜNKÜ HALA TANRININ ŞEVKATİ VAR**


Hayfa..
Şubat 2008..

‘’-Öyle hızlı çöküyor ki herşey… ‘’
Melis birden sözünü kesti : ‘’- Ya senin gayen ne arkadaş? Bu sözlerle beni yatağa atamayacağın kesin’’dedi şuh bir tebessümü yüzüne sererken…
Yurdakul hiddetli ama yumuşak tonda sesini kullanan bir derviş gibi:
‘’- Bi sus a.... koyayım.. Gördüğün üzere etinle ilgilenmiyorum. Türüne karşı vejeteryanım ben. Korkma!’’
Ve arkasından bozulan Melis’in gözlerinden alarak gözlerini ,genele hitap etmeye kaldığı yerden devam etti.
‘’-Evet,yakında izlerken bir sigara içimi bile süre kalmayacak. Sabır yada sebatın sabit ivme ile çöküşüyle silinip giderken o kabullenme hissi ,sanırım daha tahammülsüz oluyor insan evladı ahlaka. Ne gerek var zaten?Ha!! Ne gerek var!! Yaşamak için akıla ihtiyaç var ise ve mantık tek temel ise ahlaka ne gerek var? Zeki bir ahlaksız olarak hayatta kalınabilecek ise ahlak sahibi bir aptal olarak neden ölmeye çalışıyor tüm insanlar? Ya da şöyle düşün eğer bir erdem sahibi olarak ahlakın çizgisinde yürüyecek ise insan akıla yada mantığa ne gerek var? Hangisi benim için? Hangisi senin? Kimiz diye sormadan önce hangimiz kimin değerlerini tüketecek, hangimiz kimin değerleri önemseyip sonuna kadar yanında duracak bunu bilmelisin. Bilemeyeceğin pek çok şey,pek çok değişken de var elbette,mesela zaman… Dedim ya öyle hızlı çöküyor ki her şey;zekiler,ahlaklı-ahlaksızlar,aptallar,erdemliler ve mantıksızlar bile unutabiliyor aslında neden var edildiğini…Düşün benzinin tamamen tükendiği gün Porsche sahibi olmak gibi.. Ve zaten konumuz o unutulmuş, p.ç gibi bir köşeye atılmış ve atıldığı köşede göze batan-bakan ‘’insan’’…
Melis dahil diğer kızlar birbirlerine ve bu iki adama bakıp duruyorlardı. Hayatlarının manalarını bulmak,eğlenmek, biraz zamandan ve hayattan çalmak için çıktıkları bu uzak yolculukta kendi memleketlerinden gelen tiplerden ömürlük bir ders alabilecekleri akıllarının ucundan geçmemişti. Yurdakul konuştukça herkes kendi derisinin altından kalbine sinsice ilerleyen öz bıçağı yüzünden ötürü irrite oluyordu.
- İçecek miyiz salak salak konuşacak mısın? Nesin sen ya?
- Melis lütfen bırak konuşsun.
- Evet , konuşsun Melis.Dinlemek istiyoruz,en azından bize saygı göster.
‘’-Yakın temastayım gecelerdir kendimle. Tanrı yukarıdan ,görevlileri ise her yerden gözlüyor beni. Anlaşılan karanlığımı kolaçan eden bir çift gözüm yalnız değil. Yalan söylemenin acısını ve hazzını aynı anda hisseden bir yetim gibi yalanların da sermayeye yontulacak bir yönünü bulmuş olmalıyım ki hiç yaşamadığım hikayeler tasarlıyor ve sırf bana acıyıp sevsinler diye anlatıyorum insanlara. Bak yine yalan söyledim ama kimse anlamadı. Hikayeler tasarlayıp anlattığım doğru ama bunu sevgilerini sunmaları için değil kalkanlarını indirmeleri için yapıyorum. Bu şekilde hem onlara kendileri dışında birşeyi tanıma fırsatı veriyor hem de huzurlu bir şekilde kandırılmalarını sağlıyorum. Dikkatle bakın karanlığıma, ben kurbanının canını yakmadan öldüren bir katilim. Efsunum sevimli ve böyle besleniyorum körelmeye yaklaşmış yaşamlardan. İçlerindeki yalanları kendiminkilerle değiştiriyorum. Bir nevi estetik al gülüm-ver gülüm! Modern son için modüler bir tükeniş… Ne son ama! Her hikaye bitişinde bir yaşamdan çalan, çaldığını daha huzur vericisiyle değiştiren ve yeni bir yaşama sıçradığında minik rutinini heyecan verici bir şekilde tekrarlayan… Bana ne olduğumu sormuştun, al işte ben buyum; yalan yiyici! Günahlarınızı daha hafif olanlarıyla değiştiriyorum.Bundan dolayı kendim ve sizin için O’ndan sürekli af diliyorum. Çünkü hala Tanrı ‘nın şevkati var.’’

Tahsin votka şişesi tutmuş, bardaklara milimetrik bir eşitlikte paylaştırmaya çalışıyordu. Kızların kafası karışmış, Yurdakul’u hem deli hem çekici olarak bulmaya başlamışlardı. Yurdakul ise sedir önü pencereden gözünü şehrin ışıklarına dikmiş uzaklara bakıyordu.Hayfa limanı evlatlarını kaybettikten sonra acısını manipüle etmiş bir anne kadar gizemliydi. Bir yada iki saat sonra sarhoş bir sabaha daha merhaba denecekti ve akılda kalanlar gece başlamadan önce olanlarla aynıydı. Tek fark herkes kendi kalbindeki dikeni tespit etmişti.Kendisine kur yapılmamasından dolayı huysuzlaşan ama ilk defa birlikte sabahladıkları erkeklerle oturur vaziyette bulunmaktan ve bedenlerine dokunulmamasından huzur duyabilecek kıvamda idi kızlar. Tahsin ise Adalet heykeli olmaya karar vermişti kanındaki votka oranı arttıkça.. Yurdakul ışıkları ve odadaki sessizliği tartarken Tahsin’i hayal ediyordu..Kutsal bakire Tahsin… Göğüsleri olmayan ,seyrek bıyıklı ,telaşlı adalet heykeli;Tahsin.. Tahsin hayalinde ise asla dokunamayacağı Melis’in bacakları..
Ülkesinden bu kadar uzaklara ilk kez açılan insanların ortak cüretkarlığı… Tanınmamanın verdiği avantaj ile içinde kalan her istek kırıntısını coşkun bir şekilde değerlendirmeye and içmişçesine içen,sevişen,küfreden, giyinen,sevişemeyen insanlar… Sonuç toprak parçalarının,geleneklerin,inançların ötesinde hep aynı; yalnızlık…
Ve işte kadehler yine havada! İçmenin herkes için farklı manaları olmasına rağmen içilenin aynı olması ne garip! Aynı şeyi içen ama içtiğinin etkisini farklı farklı yaşayan ve değişik sonuçların getirilerini yaşayan bünyeler..
Başka konuşma yaşanmadı. Boşaldıkça sehpaya inen kalkan bardakların,gerektiğinde açılıp-kapanan votka şişesinin kapak sesi.. Herkes yorgundu Yurdakul dışında.. O ise odadaki kadınlarla sevişmek yerine yalnızlığının ırzına geçiyordu ve mırıldanıyordu gözleri pencereden dışarıda ,sessizliği bozarak:

‘’Ervah-ı Ezelden levh-i kalemden,
Bu benim bahtımı kara yazmışlar
bilirim güldürmez devr-i alemden
bir günümü yüz bin zara yazmışlar..’’

centaur
20.February.2018, 22:04
Büyütemediğim yazının eskizini buldum ; buyurunuz ..

A Y I


-Hadi kurun bakalım masayı!
Ceketinin yakasını düzeltir gibi fiyaka yapıyor. Yanındaki şık ve taş iki kadından anlaşılacağı üzere gayet dolgun bir cüzdanı var.
-Her zamanki gibi mi Mithat Bey?
-Evet canım. Donat işte. Bu iki değerli hanıma layık bir servis olsun.
-Tabii ki efendim,zevkle!
Adamla göz göze geldim yine.Hemen karşımdaki masa. ‘’ Buradayım lan ben ve hiç ölmeyeceğim!’’ der gibi bir bakışı var. Yada ‘’Ölürsem de sadece zevkten ölürüm ,o kadar! ‘’ der gibi.O kadar ki, masamdaki ufak rakı şişesi bile utancından kendisinden kat kat pahalı olan süslemeli peçeteliğin ardına saklandı. Rakı ve roka. Lakin balık yok. Balık sevmem ben. Tavukla büyüdüm. Hiç havyar yemedim. Balık boku yemeye de zaten niyetim yok.
-Mithat Bey inanın çok sevindik. Geçen bahsettiğiniz o anlaşmayı imzalamışsınız.
-Evet. Her zaman dediğim gibi hanımlar; tuttun mu koparacaksın!Ahahahahahahaha!!!
Şuh kahkahalar,gevrek gülüşler, boğucu parfüm kokuları… He ,bir de ‘’her zaman’’! Detaylar çoktan ezberlenmiş.Adam ne yiyecek ,ne içecek,ne söyleyecek belli! Aklıma birden Sezen Aksu geldi . Rakıdan galiba.‘’Zaman sadece birazcık zaman/Geçici bu hırs bu intikam/Acılarımız tarih kadar eski..’’ Evet,evet rakıdan. Işıl ışıl bir ayna gibi parlayan bıçaktan sol göz bebeğimi kontrol ediyorum.Kan oturmuş yine. Sezen’in ‘’zamanı’’ yada Einstein’ın … Onlara eyvallah. Lakin Mithat her dilimini zaptetmiş gibi zaman denen pastanın ve kimsenin bıçağın üzerinde kalanları bile sıyırmasına izin vermiyor .Kanıma dokundu.En çokta rakıdan ve sinirden sol göz bebeğimin etrafında maskesini takmış,barikatını kurmuş ,kılcal damarları patlatırcasına direnmeye hazır olan kanıma!
-Azracım sen neler yapıyorsun? Boşandığını duydum,inan çok üzüldüm.
Üzülmek?..
Bu kelimeye,hisse,kavrama hiç yabancı değilim. Üzülmek deyince annemden ayrılmak gelirdi aklıma. Onbeşine kadar sivildim.Onbeşinden sonra flu militer!’’Hazırlama Okulu’’ denen bir yerde olabildiği kadar şekillendi benliğim. Hazırlama! Orduya,vatana,millette hazırlanıyorduk.Peygamber Ocağı idi. Öyle denir ya! Lakin hiç peygamber yoktu. Sadece subaylar vardı.Peygamberlerin yerine sadece Subaylar!Harbiyeli Subayların bile subay olarak kabul etmediği Öğretmen subaylar! Gelecekte büyüyen rütbelerle doğru orantıda şişen egoları tatmin edecek ‘’ast’’lar gerekiyordu. Bu da bir çeşit endüstriydi. Militer Kast Endüstrisi!Ve o körpe astlardan biri olarak en çok hasta olduğumda özlerdim annemi.İşte özlemek buydu benim için. Sonraki onbeş yılda ast-alt olamamanın cezasını çektim.Sonra bir gün bir kağıt geldi tıpkı ailem tarafından zorla sokulduğum o sınavın sonuç kağıdı gibi. Bir zarf! ‘’Ordunun şeref ve haysiyetini ayaklar altına almak…’’ yazıyordu içinde. Olympus’takiler beni militer mitolojinin dışına koymuştu. Hoş,belki bir miktar sütüm ve mayam da bozuktu. Metallica’nın şarkısındaki gibi ‘’Come Crawling Faster /Obey Your Master!’’..Hızlıca sürünüp itaate gelememiştim işte! Ben gelemediğim için bir zarf gelmişti;resmi siktirname!Üzülmek sonrasında şekil değiştirip annemin ölümü haline geldi. Üzülmek;evladının resmi kanalların beyanıyla bir ‘’şerefsiz’’ olduğunu öğrenince fazla dayanamayıp ölen bir anne oldu! Kimi uyanıkların milyon dolarları hortumladığı bir ülkede borcunu ödeyememenin adıydı ‘’şerefsizlik’’! Yani ne bilecek yan masadaki Mithat üzülmeyi! Yavşak! Büyük olasılıkla daha askerliğini bile yapmamıştır!
Dinlemek istemiyorum aslında onları. Sadece denize bakmaya çalışıyorum. Onun üzerinde uçuşan ve balık kovalayan martılara yoğunlaşmaya çalışıyorum. Onlarcasının arasında iki tanesi dikkatimi çekiyor. Diğerlerinden farklılar. O ikisi balık peşinde değil sadece flört ediyorlar. Bir anlığına dağılıyor kasvetim.Sanki huzurla doluyorum.
-Bakar mısınız!Garsooon!Beyefendinin yerini değiştirir misiniz çok rica etsem.Lütfen bizi rahatsız ediyor!
Garson bana doğru geliyor. Tahminen ellilerinin sonunda,yakışıklı bir abi.Yüzünde bir miktar mahçup tedirginlik ama yoğunlukla otoriterlik var.
-Beyefendi buyurun sizi şuradaki masaya alayım.
-Niye alıyorsun abi?
-Beyefendi rica ediyorum !
Rakımdan büyükçe bir yudum çekip kollarımı yukarı kaldırıyorum kucaklanacak bir bebek gibi ‘’-Al abi.’’
-Anlayamadım??
Anlayamazsın tabii. Ben de anlamış değilim. Sevgisizlikten çelimsiz kalan bir bebek vücudu gibi ruhum.
Mithat giriyor araya kravatının düğüm noktasını huzursuz ama güçlü bir şekilde düzelterek!
-Beyefendiiii! Burası bir restoran ve yemek yiyiyoruz burada!
-Tamam,yiyin.Benim için bir sakıncası yok.
-Ama bizim için gaz çıkarmanızın sakıncası var!
Gaz çıkarmak? Hassiktir! Osurdum mu lan ben? Hadi osurmak neyse de müziğin sesini bastıracak kadar kuvvetli mi saldım! Yer-gök inleseydi mutlaka ben de duyardım.Tabii kendimi martılara fazla kaptırmadıysam!

-Osurdum mu ben? Eğer saldıysam özür dilerim. Farkında değilim. Martılar çok güzel uçuşuyordu.Dalmışım.Hem altı-üstü bir osuruk.Sen yapmıyor musun hiç?
-Maganda işte! Bunun gibileri buralara almayacaksın.Mağaradan çıkmış,kendini dağda zannediyor AYI !

-Sönmez Bey lütfen sakin olun.
Zaman ve mekan…Sağlam bir yumruktan sonra yerden kalkan ve kendine yeni gelen bir boksör gibiyim. İsmimi ne ara söyledim? Gözümün kendi masamın üzerinde duran yarım bardak rakıya takıldı.İyi de ben niye Mithat’ın başucundayım ve neden elimdeki bıçak Mithat’ın boynunda?Aslında biliyorum.Nasıl olduğunun bir önemi kalmıyor o an. Orospu çocuğu dese,sinkaflı küfürler etse bu an yaşanmayacaktı. Çünkü biliyorum annem temiz bir insandı.Lakin Ayı!!!Hayatım boyunca üzerime kurulmaya çalışan tüm baskılarla, uğradığım tüm zulümlerle yattığı kış uykusundan zorla uyandırılmış bir hayvan bu ve kontrol edemiyorum ben onu! Bu yüzden ortaokulda sevdiğim kızın burnunu kırdım.Nedeni bu işte.Ayı! Ayı !
-Sönmez Bey,polis çağırdık.Şimdi bıçağı bırakıp giderseniz güvenlik size müdahale etmeyecek.
Oturduğum masa dikkatimi çekti. Apocalyptica ‘nın üyeleri oturmuşlar yanlarında da Müslüm Baba! Yüzünde bir tebessüm,eliyle işaret ediyor kal gitme diye. O güzel,buğulu sesiyle başlıyor rahmetli ‘’Zaman sadece birazcık zaman’’… Hiçbir yere gitmiyorum.Gidemem çünkü bu benim anım! An benim için hazırlandı.Hanımlardan özür diliyorum ve herkesin affalmış bakışları arasında Mithat’ın boğazını kesiyorum!Garsonun feryadını duyuyorum şarkı arasında ‘’Sönmeezz Beeeeey!’ Göğsümde bir yanma oluyor.Bakıyorum avuç dolusu kan. Karşıda memurlar.Çok sonra geliyor kulağıma mermi sesi. Son bir gayretle yere düşmeden Mithat’ın şarap bardağını almaya çalışıyorum lakin baba işaret ediyor ve ekliyor
-Haydi ayı oğlan! Gittiğimiz yerde daha fazlası var!
Sönüyorum.Eksik çocukluğum yüzünden fazla anı toparlayamayan zihnimde bisikletim beliriyor birden.Annem tutmuş selesinden .Sönüyorum.Yine çocuk bedenim!Yaşasın!Binip sürüyorum.Esaret bitiyor,bitiyor ,bitti.
-Haydi oğlum.
-Geliyorum anneciğim!

centaur
20.February.2018, 22:06
K A D E R(Latin Kafası)

-Mi hermano me esperará en la plaza.Nos veremos dentro de una semana. (Kardeşim beni meydanda bekleyecek.Bir haftaya kadar görüşeceğiz.)
Tamam dercesine başımı sallayarak onaylıyorum yanımdan ayrıldığı için hüzünlenen Esperanza’yı. Sarılıyoruz.Simon Bolivar Meydanına doğru yola çıkıyor ben ise az önce üzerinden kalktığım için birinin kapmasından endişe ettiğim bar taburesine . Ne zaman ve nasıl geldiğimi hatırlamadığım Caracas’ta bilmem kaçıncı gün… İçmemeye söz verdiğim annem geliyor aklıma. Ama onun artık olmadığı bir dünyada onun memesinden içtiğim süt gibi gelen içkiye tutunuyorum. Esperanza çok üzülüyor bu halime. Ama uzun yaşamak gibi bir kaygım yok. Olsaydı Venezuela’nın barrio denen nam-ı diğer varoşlarından birinde ,dillerini bile yarım yamalak bildiğim latin suçlularının arasında bir beyaz olarak altıma işeyecek seviyeye kadar içmezdim. Barrio Adentro! Suç oranı %90 ! Turist isen bir geceyi zor çıkarabilirsin. Lakin hali hazırda sağım.
-Hepinizin amına koyayım!
Çevremdekiler aptalca bakıyor,kısa bir süreliğine dağılan dikkatle başlayan sessizlik yine gürültüye dönüşüyor. Küfrettikten sonra kahkaha atıyorum.Onlar da ben kahkaha attığım için gülüyorlar. Aklıma estikçe türkçe küfürler savuruyorum. İstanbul’da cinayet sebebi olacak bu eylemim burada tebessümle karşılanıyor. Anlamıyorlar. Zaten ben de anlamıyorum.Sadece yanımdaki taburede oturan papyonlu ihtiyar şiddetli baş ağrısı çektiği için anlayabileyim diye yavaş yavaş sıralıyor kelimeleri ‘’-No me gusta que gritéis tanto! ‘’Bu kadar bağırmam hoşuna gitmemiş. ‘’Eyvallah hacı’’ diyerek sırtını sıvazlıyorum.Tebessüm ediyor.
Hava çok sıcak. Tükettiğim her bardak içkiyle daha da sıcak oluyor. Barın hemen karşısında Bolivarcı bir mahalle okulu var. Günboyu çalışmak zorunda olan ve çocuğuna bakacak kimsesi olmayan kadınlar çocuklarını buraya bırakıyorlar. Esperanza’nın dediğine göre kimileri çalışmasa da üç öğün düzenli yemek yiyebilmesi için evlatlarını buraya bırakıyormuş. Bizim oraları düşünüyorum. Mc.Domaltlarda hayvan gibi yiyen obez insanlar geliyor aklıma. Bir tabak yemeğe sırf gösteriş olsun diye 500 lira veren ve son model telefonundan masasının fotoğrafını çekip paylaşan ucubeler geliyor aklıma. Fakirlikten bacakları incecik kalmış tüm çocuklar için gözlerim sulanıyor. Şu an hepsini öldürebilirim doymak bilmeyenlerin! Her birini tek tek öldürebilirim! Yaşasın Bolivarcı Devrim! Yaşasın bitmeden tükenmeden hep güzel kalan kafa!
-Ayer mi hijo tuvo que ir al médico!
Bu kez papyonlu hacı bağırıyor! Belli ki kafası iyice güzel olmuş. Dün oğlunun doktora gitmesi gerekmiş. Ama gitmemiş.Daha doğrusu gidememiş. Oğlu dün bir trafik kazasında ölmüş.Ne dediğini bilmiyor. Gözleri dolu dolu,saatlerdir uyumamış, belli. Tekrar sırtını sıvazlıyorum. Ona da sövdüğüm için utanıyorum kendimden. Sevdiklerini kaybetmiş bir ihtiyar olarak ölme fikri ,nefesimin bir gün yalnız ve yorgunken duracağını düşünmek beni delirtiyor.Çok çaresiz hissediyorum kendimi.
Yarım –yamalak ispanyolcam ile teselli etmeye çalışıyorum. Ellerimi açıp bir Fatiha okuyorum oğluna. Dikkatle bakıyor bulanık gözlerle sonra anlıyor dua ettiğimi. Allah affetsin,içkiliyim ama bir dua okumadan geçemiyorum.
Sahi neden buradayım? Kaç gün oldu tam olarak? Telaşla cüzdanımı yokluyorum. Oh,yerinde! Kader diyorum kendi kendime sesli sesli! Başka bir açıklaması yok çünkü. Nasıl açıklanabilir ki başka türlü! Uzun soluklu işimden atıldığım gece otuzbir çekmek için girdiğim kameralı bir sohbet odasında yüzüme melek gibi gülen Esperanza ile tanışmasaydım buraya nasıl gelecektim! Hayatım boyunca merak duyduğum dil olan ispanyolcayı biraz bilmeseydim Esperanza ile nasıl anlaşacaktık! Önce mail adresi sonra biraz telefonda sohbet… Ve hayatı boyunca İstanbul dışında annemin defin işlemleri için gittiğim Gümüşhane dışında bir yer görmeyen ben Venezuela’da gringoların ve turistlerin korkudan altına sıçtığı bir varoş bir semtte geberesiye içiyorum. Gitti ama geri gelecek biliyorum. Bu boktan hayatta bana değer veren tek kişi o kadın! Esperanza!
Buena Vista Social Club’tan ‘’El Caretero’’ çalıp duruyor. İçeride birileri mangal yapıyormuş izlenimi verecek kadar çok sigara içen,dişleri sarı-siyah,durmaksızın uzun cümlelerle hayatlarını karşılarındakine anlatma telaşındaki latinler… Hepsi de güleç yüzlü! Çok tanıdık geliyor bana. Sanki Tarlabaşı’ndayım yada Üsküdar Selamsız’da! Kuştepe’deki askerlik arkadaşım Nejdet’e benzetiyorum garsonu biraz. Kulaklarımı tıkasam sanki İstanbul’dayım. Diller değişiyor, alfabeler ve kelimeler ama yürekler değişmiyor. Papyonlu hacı önünde duran şişeden tazeliyor bardağımı. Babasını hiç tanımamış biri olarak oğlunun acısını şişelere gömen bu asil insanı selamlayarak kaldırıyorum bardağımı! Minnetle tebessüm ediyor. Bir hafta daha bekleyebilmek için bir umudum oluyor. Bu sıcaklık, bu vicdan beni hayata yeniden bağlıyor bir süreliğine. Adını soruyorum.Söylüyor.Tam ben kendiminkini söyleyecek iken susturuyor. ‘’El hombre feliz’’ diyor bana. Mutlu Adam! Beni böyle çağıracağını söylüyor. Gariptir, mutlu oluyorum. Artık Esperanza’nın beni bırakmayacağına,geri geleceğine biraz daha inanıyorum.Kocasını benim için öldürecek.Benimle bir hayat yaşamak için başka çaresi yok.Birlikte Karayip kıyılarına gidip bir hayat kuracağız. Gelmezse beni öldürmüş olacak. Ama gelecek! Çünkü bu benim kaderim! Yeni bir başlangıç yapmam için tasarlanmış bol vicdanlı,bol tekilalı ve bol umutlu bir kader! Birinin benim yüzümden zarar görmesi üzücü ama evet yine de mutlu bir adamım ben! Esperanza da umudun ta kendisi! Koca bir umutsuzluğun içinde bu taburede onu bekleyeceğim.Çünkü bu benim kaderim…

newmoon06tr
20.February.2018, 23:23
İlker, eline koluna, kalemine sağlık, yürü be birader, yüzün hep gülsün.

ALE-L21 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Chopper_alp
20.February.2018, 23:34
Ellerinize sağlık, başarılarınızın devamını dilerim. [emoji847]

F3211 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Raci06
20.February.2018, 23:39
Emeğine ve yüreğine sağlik..kitap formunda okumak isterdim. Umarim o da olur. Etkileyici bir tarzin var üstad.
Selamlar.


GT-I9300 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

centaur
20.February.2018, 23:47
İlker, eline koluna, kalemine sağlık, yürü be birader, yüzün hep gülsün.

ALE-L21 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Evvelallah abim..

centaur
20.February.2018, 23:48
Ellerinize sağlık, başarılarınızın devamını dilerim. [emoji847]

F3211 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Teşekkürler dostum..

Mehmet A.
20.February.2018, 23:55
Abi ellerine zihnine kalemine sağlık hepsi birbirinden güzel.
"Ayı" bunu roman yapsanız çocukluğundan başlayarak bu bölümde sonu olacak şekilde çok güzel olur. Şahsen keyifle okurum [emoji122][emoji122][emoji122][emoji122][emoji106][emoji106][emoji106][emoji869][emoji869][emoji869][emoji869]

Mehmet A.

centaur
20.February.2018, 23:56
Emeğine ve yüreğine sağlik..kitap formunda okumak isterdim. Umarim o da olur. Etkileyici bir tarzin var üstad.
Selamlar.


GT-I9300 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Teşekkür ederim Raci Abi.. Senin gibi birinden bunu duymak çok gurur verici.. Bu yazılar yakın zamana kadar yazdığım hatta birinin kurucu ekibinde olduğum dergi ve fanzinlerde yayınlananlar.. Hiç kitap formatına koymak ,öyle yayınlamak aklıma gelmedi.. Yaklaşık 4-5 yıldır aktif bu camianın içerisinde,kıyısında,yamacındayım lakin hiç para kazanmadım. Sanki işin içine para girerse körelirim,hissettiklerimi,kurgularımı ,aklımdakileri değil ticari kaygıların güdüsünde sadece suni beğeni görecek cümleler kurarım/kurmaya kendimi zorlarım diye korkuyorum.Yazılmış ve bir kaç yıldır bekleyen bir romanım var , tüm hakları/yasal prosedürleri tamamlanmış.. Fakat henüz sandığımdan çıkarmadım. Yani bildiğin üzere hem yayın şirketlerinin olaya tamamen duygusal(!) bakması problem (yazara ve emeğine zerre saygı yok şanı-ismi yoksa) hem de ticari kaygılarımdan sıyrılıp aklımdaki ekonomik bağımsızlığı kazandığımda çıkarmak istiyorum ki kimse ''bak ,para için yazmış, tribünlere oynamış '' desin istemiyorum günü gelip mezara girdiğimde.. Herkes bir şekilde iz bırakmak istiyor hayata.. Ben bu yolu seçecek isem tamamen içim rahat olmalı diye düşünüyorum.. İmzam tam bağımsız olmalı..

centaur
21.February.2018, 00:03
Abi ellerine zihnine kalemine sağlık hepsi birbirinden güzel.
"Ayı" bunu roman yapsanız çocukluğundan başlayarak bu bölümde sonu olacak şekilde çok güzel olur. Şahsen keyifle okurum [emoji122][emoji122][emoji122][emoji122][emoji106][emoji106][emoji106][emoji869][emoji869][emoji869][emoji869]

Mehmet A.

Sağolasın dostum.. Bi gazla ( Raci Abinin verdiği şevkle :) ) paylaştım.. İnşallah , ileride belki '' Ayı''ya da bir beden biçeriz..

ercan__genc
21.February.2018, 00:37
🤘🤘Eline saglik 🤘🤘

Ömer
21.February.2018, 10:33
Mutlu adam, hep mutlu kal... 8)

Rusgarguler
21.February.2018, 20:17
Ellerine sağlık abi [emoji869] Raptor Riders her alanda kendini gösteriyor [emoji106]

NOKİA 3310 kullanılarak gönderildi.

centaur
23.February.2018, 16:30
M E K T U B A T

Gidiyorum Emilia …
Özgürce s….. sincaplara,gelinciklere selam olsun !

Anılarımı bağışlayıp tüm alzeimer hastalarına ,son bir öpücük daha alıp kenevir ruhumu söndürüyorum hayatın kül tablasında. Sadece senden birazcık alıyorum yanıma.
Göğüs uçlarımı kestiğim seneydi seni tanıdığım o asır… Asır diyorum çünkü sana değen her nano salisesi üçyüzaltmışbeş günlü bir insan yılına denkti.Bir tek altı saati eksikti her birinin. Malzemeden çalmazdı ya Rahman –ı Rahim , zamansal bir hatayla hamile kalmıştı aklımdaki o deli müzmin…

Sokaklarında kainata açılan gizli solucan delikleri olan müstakil bir mahallede büyümüştü bedenim. Manav Emrullah amcanın tezgahındaki dişlenesi elmaları, Bakkal Cengiz Amcanın leblebi tozu ve çekirdeği.. Ama en çok çekirdeği kaldı çocukluk dişlerimin arasında. Gelinciklerin saman balyalarıyla ambiyans katılmış avlumuzdaki her ağaca genel müdür olarak atandığı bir sarayda kalınlaştı aklım. At arabacıydı benim babam. Atlarını hepimizden çok sevse de yine de babamdı. Püsküllü süslerini bile arap sabunuyla yıkardı atlarının, ağzında uzun samsun cigarası. Arap sabunu, camdan bakan arap kızı derken şimdi düşünüyorum da galiba rahmetli pederim gizliden gizliye Baasçıydı. Tüm sokağın çocuklarına feci kıldım bizim arabanın arkasına takılıyorlar diye. Ve her sabah dönmeye başladığında o tekerlekler ,asılmasınlar diye arabanın ardına ,en çok ben bağırırdım babama ; arkaya kamçı !
Bıyıklarım terlediği yıl yaptırdım ilk dövmemi. Daiş yoktu o yıllar lakin yine de hilafetini ilan eden bir müezzin tarafından ‘’aptezsiz münafık’’ olarak mürted ilan edildim. At arabacı ,Kıpti bir şoparın neslinden gelen dışı Hanefi,içi Şii ,kalbi Alevi bir Nasrani Yahudiydim galiba. Ne olduğumu ben de bilmiyordum ama özde bir insan olmaya gelmiştim Emilia..

Tahsilime komi olarak başladım sonra lisansım garsonluk. İskambil destelerini mahir dağıtan ellere sahip ağır ağabeylerden kaybetmeyi,yalnızlıktan rakıyı, Zerrin Egeliler posterlerinden ise kuantum fiziğini ve kara delikleri öğrendim.Yüz kişi doğmuştum tek memesi olan bir kadından. Altmışı açlıktan öldü ,otuzu basiretsizlikten. Tek meme ve hayat-mem(e)at meselesiydi bu.Anneme koşulsuz bağlıydım. Bu yüzden kalan dokuzunun katili oldum. Çok sevdim onu.Sırf bu yüzden ellerim titremeden servis yapar gibi vurdum ,babamın ölümünden sonra başka bir adama ‘’canım’’ diyen anamı! İşte bu gerçek bir kanundur ki - en profesyonel katiller garsonlardan çıkar Emilia.

Hapisliğim Geyikli’de denize nazır bir mahkumluktu. Camları o vakit yalıtımlı-çift cam değildi lakin Cavit Karacabey ‘’Çift Camlardan Ses Gelmiyor’’ parçasını besteleyip kasedine koymuştu bile.Tenedos’a karşı geç batardı güneş ve pos bıyıklardan sallanırdı bu marş her akşamüstü:

‘’Mazi ta kökünden silinsin
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey biziz…’’

O ağabeylerden Enternasyonal Marşını,zeytin çekirdeklerinden tesbih yaparken sabretmeyi, Kör Sabri ‘nin şarabından ağlamayı öğrendim.. Kuntra hıçkırıklar,kabarnet yutkunmalar, şevingnon damlalar…

Belki bu yüzden öfkem kan kırmızı Emilia . Aldığı notlar deftere sığmadığı için sayfaların yetersizliğine kızmış ve sırf bu yüzden beynini yakmış bir deli oturuyor kafatasımın ırk tespiti için ölçülen bölümüne yakın bir yerinde… ‘’Beni de yakın !‘’ diye çığlık atıyor o noktaya kitaplardan taşıdığım herşey; Adolf ağlıyor, Jeanne D’arc tecavüze uğruyor ve yüzlerce ünlü-ünsüz tip ciğerlerine dolan dumandan boğulmak üzere iken af diliyor beynimden. Ama çok geç! Herşeyin ucuz tükenmez kalemlerden daha çabuk tükendiği bir satıh haline zorla getirilen hafızam artık hiçbirini hatırlamayacak! Ölüler ve yaşayanlar! Azizeler yada orospular! İnkar ettiklerim yada inandıklarım! Ucu itina ile sivriltilmiş bir fikirle deliyorum beynimi sağ şakağımdan hayata kadar. Kızgın bir damga ile ruhumu markalıyorum! Aksın hadi! Aksın tüm içimdekiler… Geriye kalan o ilk Adem bedeni… İçime ruh üflenmeden önceki toprak halim ve senden biraz…

Gidiyorum işte!
Yılın ilk balını kovanıyla alıp kaçan ayılara, tükürürken tebessüm eden lamalara selam olsun!

Beş yaşında iken dayımın plastik satranç takımından iki piyonu yemişim. Meğer biri sen biri benmiş. Kedilerin papyonları vardı kamyonlar ise çok yalnızdı.Sırf bu yüzden arasıra yollardan uçup heyecanla tek katlı evlerin bahçelerine hatta bazen odalarının içine kadar girerlerdi. Darwin denince işe giden bir primat canlandırıyordu insanlar gözlerinde. Anamurda başlamış olmalıydı evrim ve kaderim defterine ‘’tuhaf bir ucubedir ‘’ diye kodlanmıştı tağyiri ,tebdili,ilgası cebren ve şaran mümkün olmayan benliğim.

Bu yüzden aklımla oynadılar Emilia. Açıp çaktırmadan içini ,rahmetli Cenk Koray’ ın kutusuna s.çtılar.Yetmezmiş gibi sırf martılar susamı seviyor diye sade simit ürettiler. ‘’Gören bir göz görmeyen ikisinden iyidir’’ dediler. Nereden biliyorlardı? He ,soruyorum nereden?

Bu yüzden neden diye sorma sakın.Artık kalmak istemiyorum. Ağzı salyalı sevişmelerim, af dilenmelerim, sadakatim, yalnız otuzbirlerim,lanetim,dualarım,yeni aldığım zarif köşe takımım ve bu mektubat… Hepsi sana kalıyor…
İşte böyle Emilia ! Keşke Cern’de ,çarpışan o atomların arasında ,atom altı acıları yıllar önce keşfeden Müslüm Babanın bir şarkısında ruhumuzu kilolarca rakıya gömebilseydik! Sen etil koma olsaydın ben dünyanın ilk alkolik kobayı. Sonra yüzümüze biber gazı sıkan ,ruhumuza osuran bu düzene kafa atsaydık ! Uzay-zamanı bu hayatın paraya tapan g.tüne külah yapıp sokabilseydik!Sen Schrödinger olsaydın ben de senin siyanürlü kedin.İzafiyetin de,belirsizliğin de a… bir bir koysaydık!

Gidiyorum ,arkaya kamçı !

‘’Mazim ta kökünden silinsin
Ben başka alem isterim
Beni p.çe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey benim…’’

Sayı 3- Ayı Dergi - İlker KENAR

centaur
23.February.2018, 16:43
**OĞLUN SAN ANDREAS’A TAŞINDI ANNE**
’' uzunca bir yolculuğa çıkan dünyanın en güzel kadınına; anneme …’’

05 Şubat 1852…
‘’Makber’’ ve ‘’Eşber’’ in babası Abdülhak Hamit Tarhan doğdu. Kar altındaydı Bebek ve Hekimbaşı Yalısı’nda sevinç çığlıkları yankılandı…
Sen beni henüz doğurmamıştın. Salınıyorduk ikimizde berzahta. Mustafa Kemal de henüz doğmamıştı. Ondan tam bir asır sonra gelecektim bu acayipliğin ortasına , tam da neredeyse her beldeye bir top sahası yaptırırken Kenan Paşa! Yarım kalmasın diye emperyallerin planları, şarttı belki de canım yurduma Futbol ; Fado, Fiestadan sonra.!

05 Şubat 1917…
Eksik aşkların o hiç tamamlanamamış kuytusunu anlatan Servet-i Fünun Dergisinin taçsız prensesi Kerime Nadir geldi dünyaya.Kırk roman bıraktı bize , hayata düştüğümüz gibi okuyabilelim diye. Kaçını okudun bilmiyorum anne ama ben birini biliyorum sadece. Bu yüzden bazen Üftade Hanım dedim sana ciddi ciddi bazen de teyze diye seslendim sana esprisine..

Makaronun yerine sigara kağıtlarının tercih edildiği yıllardı ve buzdolabının kapısını kara patileri ile açan simsiyah bir kedimiz vardı. Körfez Savaşı yeni başlamıştı. He-Man çizgi filminden hemen sonra haberlerde izli mermilerin gecenin karanlığını yara yara nasıl da büyük yaralar açtığını izlerdim insanlığın en mahrem anına.. Sen çamaşır yıkardın ben de hemen yanında kasete kaydederdim sesimi. Babam kamyonuyla yollarda ekmek kovalardı izli mermiler,toplar o hiç tanımadığımız insanlar bir lokma ekmeğe ve nefese muhtaçken. Ben ise kollarının güvencesinde uykuya dalardım…

05 Şubat 2006…
Çocuk bedenimi terk ettiğim için yetişkinden sayıp 657’ye uyumlu 926 sayılı kanunla devlet mağduru yapmışlardı beni. Hiç unutmuyorum ,izindeydim. Sobanın üzerindeki çaydan bir bardak daha aldın ve daha şekerini atıp karıştırmamıştın ki Trabzon’da Rahip Santoro’yu vurduklarını duydun haberlerde. ‘’ Allah belalarını versin’’ deyişin kulaklarımda hala çınlar. İzin veren elbet dilerse belalarını da verirdi ve buna en çok O muktedirdi. Ama vermedi Anne! Kana susamış her caniyi bize iyiyi tanıyalım diye gönderdi. Biraz alındım ama hiç kızmadım O’na, muhakkak vardır bir bildiği,neticede her şeyin Sahibi...

05 Şubat 2017…
Sen bedenini bırakıp gittin benim ruhumu alarak. Pankreas kanseri her zerresine sıçramıştı topraktan kalıbının, doktorlar dayanamadı dedi, laf-ı güzaf! Kanser seni değil sen onu yendin! Ben ise en çok saçlarına üzüldüm. Eve çağırdığımız berberin tıraş makinesiyle bir kasap gibi dalıp hepsini kökünden kazımasına! Seyrek saçlı prensesim ,yüzündeki o ifade hala ciğerimi deşer de durur. Bilseydim böyle zamansız bir yolculuğa çıkacağını o berberi öldürürdüm yemin ederim!Saçının tek teli için bir galaksi yok ederdim süpernova misali. Ama patlayamadan söndüm…

Hemen ertesi günü vurdum kapıyı ,kendimden ve her şeyden çıkıp gittim. Çok kısa zamanda o kadar yürüdüm ki San Andreas’ta Michael ‘ın yanında buldum kendimi. Franklin’in evinde içtik. Bazı geceler Chop ile birlikte yürüdük sokaklarda. Bir köpeğe seni anlattım,çöp kamyonu çaldım,binaların tepesinden atladım,arabaların altına yattım,çelik yelek giyip kendimi vurdum defalarca ölümsüzlük hilesini girip. Çünkü ölseydim seni unutabilirdim anneciğim. Seni unutmamak için yaşadım. Unutmak çok koyardı. En çokta yoğun bakımda ağzındaki borulardan ötürü konuşamazken bile sol elinle elimi tutarak sevgini anlatabilmişken.. Son enerjisini evladına olan sevgisini anlatmaya çabalayan bir kadın iken sen;sen böyle bir kadınken! Seni unutmak şerefsizlik olurdu. Bu yüzden Trevor’un karavanına taşındım. Bu yüzden her şeyden kaçarak yaşamayı seçtim.

Bir gün yine buluşacağız. Sen çayı demleyeceksin ve ben de büyük bardaklarımızı kapıp geleceğim. Bu hayatta hiç sahip olamadığımız ev yerine büyükçe bir sarayın olacak ve orada yudumlayacağız çayımızı ana-oğul güneşin istemezsek hiç batmayacağı, hiçbir masumun öldürülmeyeceği, sömürülmeyeceği,adaletsizliğin asla hüküm sürmeyeceği o topraklarda. Şubatın beşinde gittin ,biliyorum artık gelemezsin ama bana yazmak istersen ,adresim değişti , oğlun San Andreas’a taşındı anne;
Trevor ‘un Karavanı , Blaine Vilayeti…


-Sayı 11-Ayı Dergi-
-Mart 2017-Kamyon Dergi-
İlker KENAR

Raci06
23.February.2018, 16:47
OF OFF İlker Üstad valla muhteşem.. bir çırpıda okudum ve her cümlesi beyin yaktı, ruh coşturdu. Devamını beklerim. Yaa piyasada bi sürü amorf tip kitap yazdım diye dolanıyor. Bunlar kitap olmalı üstadım.
Selamlar..

centaur
23.February.2018, 16:56
OF OFF İlker Üstad valla muhteşem.. bir çırpıda okudum ve her cümlesi beyin yaktı, ruh coşturdu. Devamını beklerim. Yaa piyasada bi sürü amorf tip kitap yazdım diye dolanıyor. Bunlar kitap olmalı üstadım.
Selamlar..

Evvelallah Raci Abi.. Sağolasın.. 2008 yılında bir dergide (bayağı da muhalif bir tutumu vardı) ''Langley'in Salıncakları'' adında 4 haftalık bir yazı yazdım. Bu kendini mesih zanneden cia cı sümüklü hazretlerinin hayat hikayesini,gizli servislerin kucağına nasıl oturduğunu,nasıl eşcinsel imparatorluğu kurduğunu,aslen Mormon kökenli olduğunu öyküsel anlatan; ''Mr. Gömen'' ::::: Bu itin İzmir'deki yayınevi ile 2 vakfı beni mahkemeye verdi hakaretten. 2010 a kadar dava sürdü. En son 10 ay hapis cezası alıyordum para cezasına döndü onu da 24 taksitte ödedim 8) Ne zaman kita çıkarmaya heveslensem (-ki o yıl niyetim vardı) başıma böyle yada benzeri bir iş geldi.. O yüzden hep bi ''acaba'' var aklımda :::::

Zafer
23.February.2018, 21:40
**OĞLUN SAN ANDREAS’A TAŞINDI ANNE**
’' uzunca bir yolculuğa çıkan dünyanın en güzel kadınına; anneme …’’

05 Şubat 1852…
‘’Makber’’ ve ‘’Eşber’’ in babası Abdülhak Hamit Tarhan doğdu. Kar altındaydı Bebek ve Hekimbaşı Yalısı’nda sevinç çığlıkları yankılandı…
Sen beni henüz doğurmamıştın. Salınıyorduk ikimizde berzahta. Mustafa Kemal de henüz doğmamıştı. Ondan tam bir asır sonra gelecektim bu acayipliğin ortasına , tam da neredeyse her beldeye bir top sahası yaptırırken Kenan Paşa! Yarım kalmasın diye emperyallerin planları, şarttı belki de canım yurduma Futbol ; Fado, Fiestadan sonra.!

05 Şubat 1917…
Eksik aşkların o hiç tamamlanamamış kuytusunu anlatan Servet-i Fünun Dergisinin taçsız prensesi Kerime Nadir geldi dünyaya.Kırk roman bıraktı bize , hayata düştüğümüz gibi okuyabilelim diye. Kaçını okudun bilmiyorum anne ama ben birini biliyorum sadece. Bu yüzden bazen Üftade Hanım dedim sana ciddi ciddi bazen de teyze diye seslendim sana esprisine..

Makaronun yerine sigara kağıtlarının tercih edildiği yıllardı ve buzdolabının kapısını kara patileri ile açan simsiyah bir kedimiz vardı. Körfez Savaşı yeni başlamıştı. He-Man çizgi filminden hemen sonra haberlerde izli mermilerin gecenin karanlığını yara yara nasıl da büyük yaralar açtığını izlerdim insanlığın en mahrem anına.. Sen çamaşır yıkardın ben de hemen yanında kasete kaydederdim sesimi. Babam kamyonuyla yollarda ekmek kovalardı izli mermiler,toplar o hiç tanımadığımız insanlar bir lokma ekmeğe ve nefese muhtaçken. Ben ise kollarının güvencesinde uykuya dalardım…

05 Şubat 2006…
Çocuk bedenimi terk ettiğim için yetişkinden sayıp 657’ye uyumlu 926 sayılı kanunla devlet mağduru yapmışlardı beni. Hiç unutmuyorum ,izindeydim. Sobanın üzerindeki çaydan bir bardak daha aldın ve daha şekerini atıp karıştırmamıştın ki Trabzon’da Rahip Santoro’yu vurduklarını duydun haberlerde. ‘’ Allah belalarını versin’’ deyişin kulaklarımda hala çınlar. İzin veren elbet dilerse belalarını da verirdi ve buna en çok O muktedirdi. Ama vermedi Anne! Kana susamış her caniyi bize iyiyi tanıyalım diye gönderdi. Biraz alındım ama hiç kızmadım O’na, muhakkak vardır bir bildiği,neticede her şeyin Sahibi...

05 Şubat 2017…
Sen bedenini bırakıp gittin benim ruhumu alarak. Pankreas kanseri her zerresine sıçramıştı topraktan kalıbının, doktorlar dayanamadı dedi, laf-ı güzaf! Kanser seni değil sen onu yendin! Ben ise en çok saçlarına üzüldüm. Eve çağırdığımız berberin tıraş makinesiyle bir kasap gibi dalıp hepsini kökünden kazımasına! Seyrek saçlı prensesim ,yüzündeki o ifade hala ciğerimi deşer de durur. Bilseydim böyle zamansız bir yolculuğa çıkacağını o berberi öldürürdüm yemin ederim!Saçının tek teli için bir galaksi yok ederdim süpernova misali. Ama patlayamadan söndüm…

Hemen ertesi günü vurdum kapıyı ,kendimden ve her şeyden çıkıp gittim. Çok kısa zamanda o kadar yürüdüm ki San Andreas’ta Michael ‘ın yanında buldum kendimi. Franklin’in evinde içtik. Bazı geceler Chop ile birlikte yürüdük sokaklarda. Bir köpeğe seni anlattım,çöp kamyonu çaldım,binaların tepesinden atladım,arabaların altına yattım,çelik yelek giyip kendimi vurdum defalarca ölümsüzlük hilesini girip. Çünkü ölseydim seni unutabilirdim anneciğim. Seni unutmamak için yaşadım. Unutmak çok koyardı. En çokta yoğun bakımda ağzındaki borulardan ötürü konuşamazken bile sol elinle elimi tutarak sevgini anlatabilmişken.. Son enerjisini evladına olan sevgisini anlatmaya çabalayan bir kadın iken sen;sen böyle bir kadınken! Seni unutmak şerefsizlik olurdu. Bu yüzden Trevor’un karavanına taşındım. Bu yüzden her şeyden kaçarak yaşamayı seçtim.

Bir gün yine buluşacağız. Sen çayı demleyeceksin ve ben de büyük bardaklarımızı kapıp geleceğim. Bu hayatta hiç sahip olamadığımız ev yerine büyükçe bir sarayın olacak ve orada yudumlayacağız çayımızı ana-oğul güneşin istemezsek hiç batmayacağı, hiçbir masumun öldürülmeyeceği, sömürülmeyeceği,adaletsizliğin asla hüküm sürmeyeceği o topraklarda. Şubatın beşinde gittin ,biliyorum artık gelemezsin ama bana yazmak istersen ,adresim değişti , oğlun San Andreas’a taşındı anne;
Trevor ‘un Karavanı , Blaine Vilayeti…


-Sayı 11-Ayı Dergi-
-Mart 2017-Kamyon Dergi-
İlker KENAR

emegine yüregine saglık mükemmel.

Zafer
23.February.2018, 21:45
M E K T U B A T

Gidiyorum Emilia …
Özgürce s….. sincaplara,gelinciklere selam olsun !

Anılarımı bağışlayıp tüm alzeimer hastalarına ,son bir öpücük daha alıp kenevir ruhumu söndürüyorum hayatın kül tablasında. Sadece senden birazcık alıyorum yanıma.
Göğüs uçlarımı kestiğim seneydi seni tanıdığım o asır… Asır diyorum çünkü sana değen her nano salisesi üçyüzaltmışbeş günlü bir insan yılına denkti.Bir tek altı saati eksikti her birinin. Malzemeden çalmazdı ya Rahman –ı Rahim , zamansal bir hatayla hamile kalmıştı aklımdaki o deli müzmin…

Sokaklarında kainata açılan gizli solucan delikleri olan müstakil bir mahallede büyümüştü bedenim. Manav Emrullah amcanın tezgahındaki dişlenesi elmaları, Bakkal Cengiz Amcanın leblebi tozu ve çekirdeği.. Ama en çok çekirdeği kaldı çocukluk dişlerimin arasında. Gelinciklerin saman balyalarıyla ambiyans katılmış avlumuzdaki her ağaca genel müdür olarak atandığı bir sarayda kalınlaştı aklım. At arabacıydı benim babam. Atlarını hepimizden çok sevse de yine de babamdı. Püsküllü süslerini bile arap sabunuyla yıkardı atlarının, ağzında uzun samsun cigarası. Arap sabunu, camdan bakan arap kızı derken şimdi düşünüyorum da galiba rahmetli pederim gizliden gizliye Baasçıydı. Tüm sokağın çocuklarına feci kıldım bizim arabanın arkasına takılıyorlar diye. Ve her sabah dönmeye başladığında o tekerlekler ,asılmasınlar diye arabanın ardına ,en çok ben bağırırdım babama ; arkaya kamçı !
Bıyıklarım terlediği yıl yaptırdım ilk dövmemi. Daiş yoktu o yıllar lakin yine de hilafetini ilan eden bir müezzin tarafından ‘’aptezsiz münafık’’ olarak mürted ilan edildim. At arabacı ,Kıpti bir şoparın neslinden gelen dışı Hanefi,içi Şii ,kalbi Alevi bir Nasrani Yahudiydim galiba. Ne olduğumu ben de bilmiyordum ama özde bir insan olmaya gelmiştim Emilia..

Tahsilime komi olarak başladım sonra lisansım garsonluk. İskambil destelerini mahir dağıtan ellere sahip ağır ağabeylerden kaybetmeyi,yalnızlıktan rakıyı, Zerrin Egeliler posterlerinden ise kuantum fiziğini ve kara delikleri öğrendim.Yüz kişi doğmuştum tek memesi olan bir kadından. Altmışı açlıktan öldü ,otuzu basiretsizlikten. Tek meme ve hayat-mem(e)at meselesiydi bu.Anneme koşulsuz bağlıydım. Bu yüzden kalan dokuzunun katili oldum. Çok sevdim onu.Sırf bu yüzden ellerim titremeden servis yapar gibi vurdum ,babamın ölümünden sonra başka bir adama ‘’canım’’ diyen anamı! İşte bu gerçek bir kanundur ki - en profesyonel katiller garsonlardan çıkar Emilia.

Hapisliğim Geyikli’de denize nazır bir mahkumluktu. Camları o vakit yalıtımlı-çift cam değildi lakin Cavit Karacabey ‘’Çift Camlardan Ses Gelmiyor’’ parçasını besteleyip kasedine koymuştu bile.Tenedos’a karşı geç batardı güneş ve pos bıyıklardan sallanırdı bu marş her akşamüstü:

‘’Mazi ta kökünden silinsin
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey biziz…’’

O ağabeylerden Enternasyonal Marşını,zeytin çekirdeklerinden tesbih yaparken sabretmeyi, Kör Sabri ‘nin şarabından ağlamayı öğrendim.. Kuntra hıçkırıklar,kabarnet yutkunmalar, şevingnon damlalar…

Belki bu yüzden öfkem kan kırmızı Emilia . Aldığı notlar deftere sığmadığı için sayfaların yetersizliğine kızmış ve sırf bu yüzden beynini yakmış bir deli oturuyor kafatasımın ırk tespiti için ölçülen bölümüne yakın bir yerinde… ‘’Beni de yakın !‘’ diye çığlık atıyor o noktaya kitaplardan taşıdığım herşey; Adolf ağlıyor, Jeanne D’arc tecavüze uğruyor ve yüzlerce ünlü-ünsüz tip ciğerlerine dolan dumandan boğulmak üzere iken af diliyor beynimden. Ama çok geç! Herşeyin ucuz tükenmez kalemlerden daha çabuk tükendiği bir satıh haline zorla getirilen hafızam artık hiçbirini hatırlamayacak! Ölüler ve yaşayanlar! Azizeler yada orospular! İnkar ettiklerim yada inandıklarım! Ucu itina ile sivriltilmiş bir fikirle deliyorum beynimi sağ şakağımdan hayata kadar. Kızgın bir damga ile ruhumu markalıyorum! Aksın hadi! Aksın tüm içimdekiler… Geriye kalan o ilk Adem bedeni… İçime ruh üflenmeden önceki toprak halim ve senden biraz…

Gidiyorum işte!
Yılın ilk balını kovanıyla alıp kaçan ayılara, tükürürken tebessüm eden lamalara selam olsun!

Beş yaşında iken dayımın plastik satranç takımından iki piyonu yemişim. Meğer biri sen biri benmiş. Kedilerin papyonları vardı kamyonlar ise çok yalnızdı.Sırf bu yüzden arasıra yollardan uçup heyecanla tek katlı evlerin bahçelerine hatta bazen odalarının içine kadar girerlerdi. Darwin denince işe giden bir primat canlandırıyordu insanlar gözlerinde. Anamurda başlamış olmalıydı evrim ve kaderim defterine ‘’tuhaf bir ucubedir ‘’ diye kodlanmıştı tağyiri ,tebdili,ilgası cebren ve şaran mümkün olmayan benliğim.

Bu yüzden aklımla oynadılar Emilia. Açıp çaktırmadan içini ,rahmetli Cenk Koray’ ın kutusuna s.çtılar.Yetmezmiş gibi sırf martılar susamı seviyor diye sade simit ürettiler. ‘’Gören bir göz görmeyen ikisinden iyidir’’ dediler. Nereden biliyorlardı? He ,soruyorum nereden?

Bu yüzden neden diye sorma sakın.Artık kalmak istemiyorum. Ağzı salyalı sevişmelerim, af dilenmelerim, sadakatim, yalnız otuzbirlerim,lanetim,dualarım,yeni aldığım zarif köşe takımım ve bu mektubat… Hepsi sana kalıyor…
İşte böyle Emilia ! Keşke Cern’de ,çarpışan o atomların arasında ,atom altı acıları yıllar önce keşfeden Müslüm Babanın bir şarkısında ruhumuzu kilolarca rakıya gömebilseydik! Sen etil koma olsaydın ben dünyanın ilk alkolik kobayı. Sonra yüzümüze biber gazı sıkan ,ruhumuza osuran bu düzene kafa atsaydık ! Uzay-zamanı bu hayatın paraya tapan g.tüne külah yapıp sokabilseydik!Sen Schrödinger olsaydın ben de senin siyanürlü kedin.İzafiyetin de,belirsizliğin de a… bir bir koysaydık!

Gidiyorum ,arkaya kamçı !

‘’Mazim ta kökünden silinsin
Ben başka alem isterim
Beni p.çe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey benim…’’

Sayı 3- Ayı Dergi - İlker KENAR

yüregine saglık cok güzel.8)

centaur
23.February.2018, 21:48
yüregine saglık cok güzel.8)

Evvelallah sağolasın Üstadım..

Bahadır
24.February.2018, 22:01
Abi kalemine sağlık hepsini okudum beğendim ama en çok Ayı'yı beğendim :)


Evvelallah Raci Abi.. Sağolasın.. 2008 yılında bir dergide (bayağı da muhalif bir tutumu vardı) ''Langley'in Salıncakları'' adında 4 haftalık bir yazı yazdım. Bu kendini mesih zanneden cia cı sümüklü hazretlerinin hayat hikayesini,gizli servislerin kucağına nasıl oturduğunu,nasıl eşcinsel imparatorluğu kurduğunu,aslen Mormon kökenli olduğunu öyküsel anlatan; ''Mr. Gömen'' ::::: Bu itin İzmir'deki yayınevi ile 2 vakfı beni mahkemeye verdi hakaretten. 2010 a kadar dava sürdü. En son 10 ay hapis cezası alıyordum para cezasına döndü onu da 24 taksitte ödedim 8) Ne zaman kita çıkarmaya heveslensem (-ki o yıl niyetim vardı) başıma böyle yada benzeri bir iş geldi.. O yüzden hep bi ''acaba'' var aklımda :::::

Bence tekrardan geri dava açabilirsen verdiğin parayı geri alabilirsin gibime geliyor :cheesy:

centaur
25.February.2018, 00:43
Abi kalemine sağlık hepsini okudum beğendim ama en çok Ayı'yı beğendim :)



Bence tekrardan geri dava açabilirsen verdiğin parayı geri alabilirsin gibime geliyor :cheesy:

Altı ay önce açtım bro.. Geri almayı bırak bi harley parası alıcam o deyyuslardan ..

Bahadır
25.February.2018, 13:05
Altı ay önce açtım bro.. Geri almayı bırak bi harley parası alıcam o deyyuslardan ..

inş abi. Versinler tabi. Bu ayıbı anca öyle kapatırlar :)