Madem grubun tarihi, para pul hırsı vs. konuları açıldı, biraz da konser muhabbetinden kopuk bildiklerimi söyleyeyim grup hakkında.
60'ların heavy'leri, Judas Priest, şeytani temalarla çıkış yapan Black Sabbath ve devamında hızla türeyen yüzlerce grubun müziği İngiltere'yi aşıp tüm avrupa ve amerika'yı sarmaya başladı. O sırada 20'lerin başlarındaki gençlerden bir çoğu bu sesi sevdi 4'ü 5'i bir araya gelen bir grup kurdu. Müzik sertti, şiddetliydi, alışılmışın çok dışındaydı ve insanın ayağa kalkıp bağırma istediğini tetikliyordu. Yalnız bu heyecandan yerine duramayan gençlere göre müzikte çok önemli bir eksik vardı; öfke.
Bu eksiği tamamlamak adına -başka bir yazıdan arak bir lafla- "Amerika'nın aslında rüyalar ülkesi olmadığını farkeden bir grup genç" thrash metal'in tohumlarını ekmeye başladı ve bu yeni akımın iki büyük öncüsü vardı; Slayer ve Metallica.
Metallica'dan bahsederken görsel rakibi Megadeth yerine özellikle Slayer'ı zikretmek her zaman daha keyifli gelmiştir bana. James Hetfield'ın bir türlü söz geçiremediği patronluk dürtüleri sonucu gruptan atılan Dave Mustain tartışmasız bu müziğin yetiştirdiği en büyük gitaristlerden biri ve daha sonra kurduğu Megadeth grubu Metallica'ya kıyasla daha az fana sahip olsa da kemik dinleyici kitlesi tarafından daha bir tutkuyla sevildi hep. Yalnız geçtiğimiz yıllarda çekilen Some Kind of Monster belgeselinde yer alan kısa ropörtajda kendisinin de belirttiği üzere içinde hep bir ezilmişlik barındırmış, James'e ve paralel olarak Metallica'ya karşı hep kin dolu olmuştu. School of Rock filminde gruptan şutlanan başrolün hırsının aynısı vardı hep üzerinde.
Falan... filan..
Ama Slayer sadece kendi önüne baktı. Albümlerinin kaç tane sattığına bakmadı hiç. Onlar için tek kriter konserlerine gelen adamların tepkileriydi. Onlar sert çaldıkça, sınırları zorladıkça albüm satışları ya sabit kaldı, ya düştü. Ama konserlerine gelen adamların gönlünde sarsılması mümkün olmayacak kadar sağlam temelli bir taht kurdular. Kendilerine çizdikleri yoldan hiç sapmadılar. Müziğe ve özellikle bu felsefeye sıksıkıya bağlı kaldılar. Sürekli geliştiler ama hiç değişmediler. 98 albümlerindeki hatanın hesabını acımasızca soran fanlarından özür dilemesini de bindiler.
Bu inatları onların Metallica ve diğer bir çok magazin rock grubunun saraylarından uzak tuttu. Müzik, endüstriyelleşme yalanı altında dolar yeşili dünyanın kapitalist bir silahına dönüşmeye başlarken onlar her zaman simsiyahtı.
İşte o efsane 80'lerin, British Heavy Metal'in yeni soluklarla ortalığın tozunu attığı dönemlerin başında Metallica da 'isyankar'lar sınıfındaki yerlerini alarak thrash metalin ilk tohumlarını atmaya başladı.
Efsane kadro James, Lars, Kirk ve efsane bassçı Cliff'den oluşuyordu.
Grubun kendine has tripleri vardı. Albüm kapaklarına kendi fotoğraflarını koymazlardı. Sahneye çıktıklarında yavşak yavşak hareketler yapmazlardı. Ki bu grup 'one' şarkılarına kadar tek bir klip bile çekmediler. James bunun şöyle diyor; "O zamanlar klip çekmemeyi marifet sanardık".
Evet, bir anlamda haklı. Yalnız bana kalırsa ifade şöyle olmalıydı; "O zamanlar, duruşumuzun dillendirmenin bir yolu da MTV'ye satacak bir şeyler vermemekten geçiyordu".
Grup, Cliff'e ilham olan sıradışı 'şeyler'le akılları oynatacak 3 albüm çıkarttı. Üçüncü albümler Master of Puppets prosmosyonsun, singlesız ve -burası çok önemli- videosuz olarak 1 milyona yakın sattı. Bu albüm sonrası düzenledikleri konserler dizisinin birinde geçirdikleri kazada Cliff Burton öldü. Bu ölüm grubu çok sarssa da birbirlerine kenetlenip yola kaldıkları yerden yeni bir bassçıyla, Jason Newsted'la devam etme kararı aldılar.
Jason iyi bir bassçıydı. İyi bir besteci ve gerçekten iyi bir söz yazarıydı da. Yalnız her yetenek her yerde azami verimli olamabiliyor işte. Grup, Jason'la her hangi bir sıkıntı yaşamasa da etraftan sürekli bir Cliff baskısına maruz kaldılar. Bu baskılar artık dayanılmaz bir boyuta geldiğinde Cliff'in anısına bir video çektiler. Derken dördüncü albüm piyasaya sürüldü; ...and Justice for All…





E-250
İstanbul
0 Rh (+)
Alıntı ile Cevapla