Seneler önce okuduğum ama üst üste kamplarda yaşadığımız olaylar sonucunda belki okumalış olan arkadaşlar vardır diye onlarında bu güzel yazıdan istifade etmeleri için bu alıntı yazıyı buradan paylaşmak istiyorum.
Kamp Yapacaklara Öğütler
Bu yılki Kozak Festivali katıldığım üçüncü motosiklet festivali idi. 2003 yılında ilk kez katıldığım festivalde fazlasıyla eğlendiğimden (bkz: Angut Çelebi Seyahatnamesi) geçen yılki festivale AMG (ikili açılımı vardır: 1-Adana Motorcular Grubu; 2-Adana Magandalar Grubu) ile katılmış, ilk gece yorgunluktan hep beraber sızmış, ikinci gece ise hep birlikte kafadan kopmuş ve festivalin içine sıçmıştık.
Bu yıl festivale katılmayı aklımdan bile geçirmiyordum. Aslında ben bu kamp hayatından hiç hazzetmem. Yani insanoğlunun yüzyıllar boyu kafa patlatıp, kendi rahatlığı için icat ettiği elektrik, yaylı yatak, klima, televizyon, bilgisayar, tuvalet gibi nimetleri bir anda teperek “haydin doğayla iç içe yaşayalım” diyerek taşın toprağın üstünde, üç beş gün yıkanmadan, düz taşlarla taharetlenerek, buzsuz rakıya razı olarak bilumum börtü böcek rezilliği ile sefil bir hayat sürmekten hoşlanması için tek kelimeyle mazoşist olması lazım. “Ay ne güzel çadır kuracaz, kamp yapacaz!” diyenleri kalınca bir değnekle evire çevire dövmek gerekir ki mutlu olsunlar.
Ne var ki motosiklet sürmekten hoşlanıyorum. Kızımın 30 Haziranda İstanbul’da mezuniyet töreni olduğunu öğrenince şeytan dürttü. “Oğlum angut” dedim kendime, “atla eltine git İstanbula, katıl törene, oradan da Bergama’ya git, motorcu arkadaşlarını gör, sonra da Bodrum-Marmaris-Antalya… Allah ne verdiyse kıyıdan kıyıdan dönersin işte!” Kendime söylediğim bu son derece angutca fikri kendim dahi pek münasip bulduğumdan ötesini berisini düşünmeden çıktım yola. Adana-İstanbul yolunu eltimle THY ile uçuyormuşcasına konforlu bir şekilde katettim.
1 Temmuz Kabotaj Bayramı namazını eda eder etmez İstanbul’dan çıktım yola. Bandırma feribotunda yer kalmadığından Yalova üzerinden geldim kampa. Daha kayıt sırasında, Adana’dan katıldığımı öğrenen kayıt memurelerinin yüzlerinin ekşimesi ve sağdan soldan “Lan gene mi Adanalılar bastı burayı” homurtularının kulağıma gelmesi üzerine geçen yıl her ne halt yediysek bütün suçun benim üzerime kalmaması ve oracıkta sosyal bir linçe maruz kalmamak için, görünmez adam vaziyetlerinde kimselere bulaşmadan münzevi bir 2 gün geçirmeye karar verdim. Geçirdim de… Bu yıl tamamen tarafsız gözlemci vaziyetlerinde katıldığımdan, kamp hayatı ile ilgili bir sürü objektif deneyimler edindim. Bu yazıdaki amacım, bu deneyimleri sizlerle paylaşıp naçizane öğütlerde bulunmaktır.
Çadır Yerinizi Seçerken Dikkatli Olun: Kamp münasebetsizliğinin en önemli unsurlarından biridir çadır. Bu nedenle çadırınızı aceleyle kurmamanızı, çadır yerinizi çok özenle tesbit etmenizi, çadır komşularınızı hayat arkadaşı seçer gibi, hatta mümkünse daha da fazla ince eleyip sık dokuyarak seçmenizi tavsiye edeceğim.
Bir kere çadırınızı kuracağınız zemin düz bir satıh olmalı. 5-10 derecelik en ufak bir eğim bile gece yatarken dimdik bir rampaymışcasına kendini belli edecektir. Katıldığım ilk iki festivalde gece kaya kaya kendimi çadırın kapısına cenin vaziyetlerinde iki büklüm olmuş durumda bularak uyanıyordum. Hatta bir keresinde kapıdaki sinek teline sinek gibi yapışmıştı yüzüm. Bu kez en çok dikkat ettiğim çadır zemininin dümdüz olmasıydı.
Çadırınızı kuracağınız yer de önemli. Eğer sabah beşte cayır cayır güneşle uyanmak istemiyorsanız ağaç altı gölgelik bir yer olmalı. Ama her ağaç ta olmaz tabii. Bir botanik alimi gibi altına çadırınızı kuracağınız ağacı inceleyin. Kurtlu böcekli birşey olmasın sakın. Bir de reçinesi sürekli damlayan sümüklü bir çam ağacı olmasın. Çadırınızı toplarken her tarafınız yapış yapış olur sonra. Yer seçiminde dikkat edeceğiniz bir diğer faktör mahaldir. Motorunuzdan herhangi bir şey almak için, eşyalarınızı taksi tutarak taşımak istemiyorsanız motorunuza yakın bir yer seçin. Eğer benim gibi zırt pırt işemeye kalkacaksanız, mutlaka helalara çok uzak mesafede olmayan bir yer seçin. Gerçi kamp alanlarında böylesi mutena semtlerin değeri Bağdat Caddesindeki arsalardan da kıymetlidir ama siz yine de sıkılmadan araştırın. Gerekirse bir emlakçiye danışın.
Aman diyeyim çadırınızı kuracağınız zemini iyice temizleyin. Karınca yuvası olmasın. Çer çöp herşey benden deyip iyi bir mıntıka temizliği yapın. Aksi takdirde çadırın altında unutacağınız her bir minik taş, kozalak tanesi vs. gece boyunca size tecavüze yeltenecektir!
Çadır komşularınıza gelince… Bence en iyisi herbirinden birer sağlık raporu istemek. Özellikle KBB ve Gastroenteroloji mütehassıslarından alınmış “sağlam” raporlarını ısrarla sorun. Ben çadırımı kurduktan sonra iki duble rakı içmeye gittim. Geldiğimde hemen dibimde bir kırmızı çadır bitmişti. Neler olduğunu sonra anlatacağım.
Sıra geldi çadırı kurmaya. Bu çadır illeti tipik bir mühendislik harikasıdır arkadaşlar. En zor puzzle lar bile zorluk derecesinde minik bir çadırın eline su dökemez. Bir çıkın içine tıkılmış tel kazıklar, ipler, birbirinin içine geçen katlanabilir iskelet çubuklar ve nihayet altı muşamba üstü bez örtünün nasıl olup da mimari bir şaheser olacağına dair hiçbir ipucu bulamayacaksınız o çıkında. Herşey sizin ferasetinize kalmış. Diyelim ki üstün zekalısınız ve çözdünüz olayı. Bu durumda dahi çıkından çıkan malzemelerin yarısının inşaat işleminde kullanılmadığının farkına varacaksınız. Şu tel kazıkları çakacağınız toprakta Murphy yasalarına uygun olarak her halükarda 5 cm derinlikte bir taşa rastlayacaksınız. Diyelim ki kazığınız her nasılsa dibine kadar gömüldü toprağın. Bu kez de sanki o bölümde toprakta bir yay mekanizması varmışcasına arkanızı döndüğünüzde kazığın dışarı çıkmış olduğunu acıyla farkedeceksiniz. Sakın kendinizi mükemmeliyetçiliğe fazla kaptırmayın. Bırakın sizin çadırınız da olabildiği kadar olsun. Hiçbirimiz Mimar Sinan değiliz ki.
Yatak seçimi: Kamp yerinde üzerinde yatabileceğiniz envai türlü mamül üretilmiştir. Matlar, şişme matlar, süngerler, şişme çadır yatakları, deniz yatakları, hamaklar vs. Hepsini bir kenara atın. Hiçbiri birşeye yaramıyor
.
Arkadaşlar, benim sizlere naçizane tek bir tavsiyem var bu konuda. Üç kuruş paranıza kıyın ve önceden bazalı çift kişilik yaylı yatağınızı kargoya vererek kamp yapacağınız yere gönderin. Başka türlü uyumanıza imkan ihtimal yok!
Geçtiğimiz yıllarda kalınca bir mat kullanmıştım ben. Taş toprak vs. olduğu gibi sırtımla organik olarak bütünleştiğinden bu yıl çift kişilik şişme çadır yatağı kullanmaya karar verdim. Hani üzeri kumaşla kaplı olanlardan. Bir de şişirme problemi olmasın diye şarjlı motorlu yatak pompası aldım. Yolda iki kez yatağım kutusuyla düştüyse de motordan, ısrarla geriye dönüp yatağımı bularak, huzurlu geceler geçireceğim umuduyla kampa geldim. Çadırımı kurar kurmaz şişirme aletini çıkarıp deneyimli kampçı havalarıyla şişirdim. Nefis görünüyordu. Adeta evdeki yatağımdan daha rahattı. Ancak gece çadıra geldiğimde yatağımın sönerek yerle bir olduğunu farkettim. Olsun varsındı.. Çıkardım şarjlı pompayı.. Zızzzzzt yine bastım havayı, tıpasını, kapağını kapatarak mutlu mutlu yattım. O da ne? Daha onbeş dakika geçmemişti ki yatak söndü. Bir anda plastik bir kilim haline geliverdi. Niye ama niye?? Yıllardır şişme kadın kullandım böylesine çabuk sönüvereni görmemiştim hayatımda. Gece yarısı üç beş kere tekrar tekrar uyanıp zızzzzt yatağımı şişirdim. En sonunda dışardan “Bu kadar da titiz olunmaz ki, adama bak gece yarısı çadırını elektrikli süpürgeyle süpürüyor” lafını duyunca pes ettim. Zaten pompanın şarjı da bitmişti. Öylesine uzanıverdim plastik kilimimin üstüne.
“Senin yatağın patlaktır” diyeceksiniz biliyorum. Ama emin olun şişme yatak kullanan her çadırda durum aynıydı. Tabii onlarda bendeki şarjlı pompa teknolojisi de olmadığından gecenin saat üçünde beşinde etraftaki çadırlardan “Fışşşt! Şlop” “Fışşşşt! Şlop” şeklinde pompalama sesleri gelmekteydi. Hatta şişme yatak çilesini bilmeyen bir başka çadırdan bu pompalama yanlış anlaşılmış olacak ki: “Oha! Bu gece üçüncü posta bu. Kudurdunuz mu?” şeklinde bir seslenme geldi.




BMW R1200GS
İstanbul - Büyükçekmece
0 Rh (+)
Alıntı ile Cevapla




