Gecenin bir saati, soğuğu iliklerine kadar hissetmek için giydiğin incecik bir gömlekle motosikletine atlayıp ‘nereye’ diye bile düşünmeden sürmeye başladığında artık gidecek hiçbir yerin yok demektir. Ama o anlarda asıl istediğin ‘benim hiç gidecek yerim olmadı ki’ diyebilmek. Kendini ait olmadığın bir yerde yaşatılıyormuş gibi hissedersin… var olan her şeyin canı cehenneme. Motorun çalışma sesi, yolda giderken ki homurtusu duyabileceğin tek gerçek şeydir. Ruhun bin küsur yaşında ve sen sadece iki şerit çizgisinin arasında kalabilmeyi umursuyorsun. Geçmişinde kalan her şeyi hatalı sollama yapan bir kamyonun altına gömme tehlikesi gelmiyor aklına. Kızmışsın, üzülmüşsün, heyecanlanmışsın, yaşamışsın… kim fark ediyor? Bir yerel gazeteye manşet olmaktan öte ne var ki? Evet, gidecek bir yerin yok… yapacak bir şeyin de! Sadece sürüyorsun. Soğuk planladığın gibi her yerine işliyor ve zamanla uyuşuyorsun. Odometrenin üzerindeki sayılar döndükçe aslında hayatın da bunun gibi olduğunu düşünüyorsun. Küçücük bir kutunun içinde sona doğru koşan, hiçbir zaman bir önceki haline dönemeyecek olan, isimlendirilmiş ve kendisinden bir şeyler beklenen plastik parçaları.

Üşüyorsun. Bacaklarında kalan küçücük bir çalışabilirlik motorunun yaptığı titreşimler sayesinde. Kafan karmakarışık. Karışıklığını tamamlayacak bir sıcaklık diliyorsun… ve cd çaların düğmesine basmanla kulaklarından tüm vücuduna yayılan bir ateş hissediyorsun. Turn The Page oluyorsun…

***

Bob Seger denen bir adamın şarkısı aslında. Kendisinden hiç dinlemedim. Ben bu şarkıyı Metallica’yla tanıdım. İçimde ‘Heavy’ ruhuna çok da paralel sayılmasa da bu şarkıyı çok seviyorum. Hatta sevmekten öte, “yaşıyorum”

Gelin siz bu kardeşinizin çağrısına kulak verin ve bu şarkıyı dinlemeden ölmeyin.

Metallica – Turn The Page
Omaha’nın doğusunda, uzun ve ıssız bir otobanda
tek notalık bir şarkı gibi inildeyen motorunun homurtusunu dinleyebilirsin
önceki gece tanıdığın kadını düşlersin… ya da kızı
ve düşüncelerin yakında başıboş dolaşacak her zamanki gibi
on altı saattir sürüyorken yapacak pek bir şey yoktur
aslında yolculuğu da çok sevmiyorsun, dilediğin keyifli bir gezinti
yoldan kopmuş bir restorana girersin
ve soğuğu üstünden silkelerken, bakışları üzerinde hissedersin,
seni sıkmıyormuş gibi davranırsın, ama tek istediğin onlara patlamaktır
bazı zamanlar ne konuştuklarını duymazsın, bazı zamanlar duyarsın
hep aynı eski klişeler: bu bir kadın mı, adam mı?
ve kalabalık oldukları için, karşı çıkmaya cesaret edemezsin
orada sahne ışıklarının altında, milyonlarca mil uzaktasın
her enerji zerresini atmak istiyorsun
ve de vücudundan yayılan tatlı teri… çaldığın müzik gibi
akşam ilerlerken, yatağında uzanmışsın gözlerin açık
hoparlörlerin yankısı kafanın içinde çalıyor
günün son sigarasını içerken, düşlüyorsun ne dediğini kızın

Orijinal Sözler