Grupların 2. periyot maçları da bitti. Hatta üstüne A grubu kepenklerini bile indirdi.
6'sı grup, 4’ü çeyrek final, 2'si yarı final, 1'i üçüncülük ve 1'i final olmak üzere toplam 14 maç kaldı topu topu. Geride bıraktığımız 18 maçı referans alarak baktığımda önümüzde inanılmaz güzellikte maçlar olacağını düşünüyorum.
Katı savunmayla oynayan, "izlesem n'olur, izlemesem n'olur" keyifsizliğinde bir sistemde inatla direnen hiç bir takımı çeyrek finallerde göremeyecek olmamız içimi şimdiden kıpır kıpır yapmaya başladı.
Mesela Yunanistan. Çin Seddi gibi ördüğü öküzleme defansıyla 2004'te yolun sonunu nasıl gördüler hala anlayamıyorum ama bu sene İsveç ve Rusya işlerin böyle yürümeyeceğini gösterdi kendilerine. Aslında ben Rusya lehine çok daha şık bir skor bekliyordum. İspanya'ya karşı skor olarak ezilmiş de olsalar çok diri ve hızlı atağa kalkan bir takım Rusya. Ve içimden bir ses son maçta İsveç'i yenip üst tura çıkacaklarını söylüyor. Yunanistan'ınsa ülkesine eli boş dönmemesi için üst turu garantilemiş İspanya karşısında bir şansı var. Belki bir şeref golü... ve hatta puan.
C Grubu için herkes hep bir ağızdan Ölüm Grubu demişti kuraların çekildiği gün. Haklı da çıktılar. 88 şampiyonu Hollanda'nın seri katilliğinde devam eden ölüm grubunun şanslı seçilmişi son maçlar sonunda promosyon niyetine çıkacak bir üst tura. Her ne kadar Hollanda'nın bütün maçlarını kazanarak şampiyon olmasını hayal etsem de bu gruptan Romanya'nın bir şekilde çıkmasını istiyorum. Evet, çok şey istiyorum ama bu kupa izleyenlere öyle şeyler veriyor ki, insan ister istemez şımarıyor.
Hırvatlar ve Almanların (nşa) üst tura çıkacağı kesin gibi. Bahis şirketlerinin şampiyonluğu durumunda 1'e 250 verdiği bir ev sahibinin yanına Polonya'yı da ekleyince, bu son kaçınılmaz oluyor demek ki. Tek dileğim, Almanya'nın ilk maçtaki performansını 3. maçta ve ilerleyen turlarda da göstermesi. Ekol olarak pek sevmesem de iyi futbol oynayan bir Almanya'yı gücün temsilcisi olarak, Avrupa'nın 3 Güney Amerikalısı, futbol romantiği Hollanda, Portekiz ve İspanya'nın karşısında izlemek isterim.
A grubunda ise sürpriz bir sonuç çıktı.
Turnuvaya eşantiyon olarak katılan iki Ev sahibi ülkeden sonra şampiyonluğuna en az şans tanınan ülke Türkiye'ydi. Çekler içinse 'kupayı alırsa şaşırmayın' uyarıları yapılıyordu. Adamlar da sadece bunun hakkını verecek kadar oynadı. İsviçre'yi yendi, Türkiye'yle oynadığı ölüm kalım maçınıysa son 15 dakikaya 2-0'lık bir avantajla taşıdı. Favoriler listesindeki Portekiz'inse üst tura çıkmasına para veren tek bir bahis şirketi bile yoktu. Ve bunun nedenini ilk iki maçtaki temiz skorlarla göstermiş oldular. Son maçta İsviçre'ye 'nasıl' değil de 'neden' yenildiklerini merak ediyorum sadece.
Ve Türkiye...
Portekiz ve İsviçre maçlarındaki kötü futbolumuzu Çek Cumhuriyeti maçında da sürdürdük. Ve bana kalırsa üst tura çıkmamızı asıl kolaylayan şeyse bu kötü referanslarımızdı.
Şöyle ki; Çeklerin hocası Karel Bruckner her ne kadar dünyaca ünlü bir takımı hiç çalıştırmış olmasa da tüm otoritelerce dehası ve yeteneği kabul edilmiş, saygı duyulan bir isim. Hele ki elinin altında defansı Seri A’dan toplanmış çakı gibi bir takım varsa daha da tehlikeli olacağı tartışma götürmez. Ve bana kalırsa böyle bir hocanın emrinde koşan böyle bir takım, 2-0 önde götürdüğü bir maçı da son 15 dakikada hayatta vermez. Yalnız, sanki bu adam önceki iki maçımızı iyi izlemiş ve kendi takımına karşı oynadığımız 70 dakikalık süreçte kendinden çok bize karşı büyük bir güven büyütmüş içinde. Bu takım bu defansa hayatta gol atamaz rahatlığını da sırtına minder yapıp yaslamış takımını geriye. Öyle ya! Rakibin 180’i diğer maçlardan olmak üzere toplam 250 dakikadır oynadığı futbola bakarsan artık bu iş (kabul edin, bizim için de geçerli) bitmişti.
Ama olmadı işte. Karel Bruckner bir şeyi hesap edemedi. Evet, Türkler kötü futbol oynuyordu… ama özünde hepsi birer deliydi. Bu Servet’in gözlerinden okunuyordu. Arda’nın, Hamit’in yüzüne resmolmuştu. Şerefli malubiyetler döneminden kalma formamızın renginin anlamı da buydu biraz derine inersek. Ve birden bir şeyler oldu. Millilerimiz Arda’nın golüyle birlikte ama şuurlu, ama şuursuz sağlı sollu akmaya başladı rakip ceza sahasında. Aslında işin teknik boyutuna bakacak olursak sollu geldiğimiz söylenemez ama (:
Öyle böyle derken üçüncü kez katıldığımız Avrupa şampiyonasında ikinci kez çeyrek finale yükselmiş olduk. Rakip Hırvatistan gerçekten çok iyi bir takım. Dürüst olmam gerekirse düşündüğüm tam olarak şu; Hırvatistan bizden daha iyi bir takım. Ama aynı eminlikle Çeklerden daha iyi olduklarını söyleyemem. Ve Çekleri 15 dakikada bozguna uğratabiliyorsak, Hırvatları da yenebiliriz.
Durumdan malzeme ve malzemeden komiklik çıkartmak isteyenler varsa hemen uyduruk spor gazetelerinden birini alsın. Şimdi içinde Viyana kapılarına dayanmayla ilgili destansı sloganlar, Çanakkale’de yokluklar içinde yazılan destandan örnekler falan döşenmiştir.
Oysa futbol, Türkiye için sadece futboldur.
Dünkü maçı kazanmış olmamız elbette ki gururlandırdı beni. Ama beni en çok etkileyen şey sahadaki takımın 15 dakikaya sığdırdığı rüya ve sonrasında karşılıklı olarak farklı anlamlarda akıtılan gözyaşıydı. Hiç sevmediğim Manchester United’ın kupayı, iki dakikada Bayern Münih’in avucunun içinden aldığında gördüğüm rüya gibi. Kamerun’un İngiltere’ye kaybettiği maçtan sonra yasa bürünen kara kıtanın o yıl gördüğü rüya gibi.
İşte bu yüzden Hollanda diye cırlayıp duruyorum. Çünkü, dün Millilerimiz bize izlettiği güzel rüyanın çok daha kapsamlısını nakış nakış işliyorlar sahaya. Futbolu skorun ve renklerin ötesinde bir aşkla seven herkese unutulmaz bir şampiyona izletiyorlar.
Futbol,
İşte böyle bir şey..





E-250
İstanbul
0 Rh (+)
Alıntı ile Cevapla
</O